DÜNYANIN ÇIKMAZI VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ

İnsanlık, binlerce yıl boyunca imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etti; savaşların ateşinden, kıtlıkların ve salgınların karanlığından geçti. Her çağ kendi yıkımını yaşadı, ama ardından yeni bir düzen doğdu. Tarihin bu döngüsü bize şunu gösterdi: hiçbir imparatorluk ebedî değildir, hiçbir düzen değişmez değildir. Ancak bugün insanlık yalnız tarihsel değil, doğrudan siyasal bir kırılmanın içine sürüklenmiş durumda. Egemenlik ilişkilerinin, güç bloklarının ve ideolojik aygıtların şekillendirdiği yeni bir dünya düzeni kuruluyor.

İnsanlık, tarihte görülmemiş bir üretim gücü yaratırken, aynı anda eşitsizlikleri derinleştiriyor. Yıldızlara giden uzay araçlarıyla açlıktan ölen çocuk aynı çağın gerçeği. Bir yanda insan aklının dorukları, öte yanda insanlığın en ilkel acıları… Uygarlığın yükselişiyle barbarlığın kalıcılığı artık yan yana yaşıyor. Bu çelişki yalnız ekonomik değil; aynı zamanda siyasi iktidarların, uluslararası sistemin ve küresel güç dengelerinin bilinçli tercihlerinin sonucudur.

Ama hakikat gölgelerin arasına sıkışmış durumda. Doğruyla yanlış, adaletle zulüm, iyilikle kötülük arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. İnsanlık gerçeğini yitirdikçe yanılsamanın hükmü artıyor. Zincirler özgürlük sanılıyor, kölelik güvenlik diye yüceltiliyor. Orwell’in kâbusunda hakikat zorla unutturulmuştu; Huxley’in dünyasında ise hakikat hazlarla unutturuluyordu. Bugün bu ikisinin birleşimi, otoriterleşmenin yeni biçimlerini yaratıyor: devlet eliyle bastırma ile piyasa eliyle uyuşturma aynı anda işliyor. Toplumları yöneten siyasi elitler, bu ikili mekanizmayı yönetme stratejisine dönüştürmüş durumda.

En büyük tehlike budur: insan, kendi prangalarını özgürlük diye benimsediğinde köleliğin en derin hâline düşer. Oysa hakikat, göğe değil özüne bakmayı bilenlerin yolunda bulunur; ama özünü bilmek de cesaret ister, çünkü her çağda gölgelerden ışığa yönelmek kolay olmamıştır. İyi yaşam ölçülülük, erdem ve adalet ister. Kendini tanımayan birey yolunu kaybeder; özünü unutan toplum geleceğini kaybeder. Tam bağımsızlık yalnız siyasetin değil, düşüncenin ve vicdanın da bağımsızlığıdır. Bağımlı bir ekonomiyle, zayıflatılmış bir hukukla, dışarıdan yönlendirilen bir siyasetle bağımsızlık mümkün değildir.

Bir zamanlar barış, refah ve özgürlük vaatleriyle yüceltilen küreselleşme, bugün adaletsizliğin yeni adı. Sermaye zincirlerinden kurtulup sınır tanımaz bir akışa kavuştu, emek ise zincire vuruldu. Ulus devletlerin demokratik yetkileri zayıflatılırken, sermayenin siyasal gücü artırıldı. Piyasa kutsallaştırılırken insan onuru çiğnendi. “Bilgi çağı” denilen bu dönemde hakikat, artık bilgiden değil kurgudan ve manipülasyondan doğuyor. Gerçek, kendi özünden değil, imgelerin simülasyonundan üretilir oldu. Logos’un sesi kısıldı; meta kültünün parıltılı putları yükseldi.

Ve birkaç dev şirketin merkezlerinde alınan kararlar, yalnız piyasaları değil, toplumların kaderini ve bireylerin hayallerini de yönlendiriyor. Demokrasi, seçim sonuçlarından çok algoritmaların filtrelerine bağımlı hale geliyor; siyaset, yurttaşın değil platformların egemenlik alanına dönüşüyor. Hakikat artık dışarıda değil, insanın kendi derinliğinde gizli; dışarıda gördüklerimiz yalnızca gölgelerin yeni biçimleri. Bu çağda Platon’un mağara duvarı, ateşin değil ekranların ışığıyla örülmüş durumda.

Bu gidişat, eşitsizlikleri derinleştirmekle kalmadı; insanlığın çeşitliliğini tekdüze bir kalıba hapsetti. Kültür, özgürlük değil uyum üretiyor, farklılık vaat ederken tekdüzeliği dayatıyor. Küresel pazarın sahnesinde diller birer birer susuyor, kültürler aynı nakarata indirgeniyor. Özgürlük vaadi, gerçekte tek tip bir “meta insan” yaratma sürecine dönüştü: tükettiğiyle var olan, algoritmalarla yönlendirilen, kendi özünü bile pazara sunan bir varlık. Bu süreç doğal değil; siyasal tercihlerle, hükümet politikalarıyla, şirket lobileriyle ve güç mücadeleleriyle belirleniyor.

Küresel sermaye yalnızca bireyleri değil, ulusların iradesini de kuşattı. Egemenlik halkın elinden çekilip piyasanın kör terazisine bırakıldı. Uluslararası siyaset artık hukuktan değil, güçten ölçülüyor. Diplomasi sustu, silah konuşuyor. Hukuk tahtından indirildi. Hukuk devletinin çöküşü, yalnızca adaletin değil, demokrasinin, özgürlüğün ve toplumsal barışın da çöküşü anlamına geliyor.

Adalet yalnızca mahkemelerin terazisi değil; insanlığın ortak vicdanının dengesi, varlığın anlamını koruyan bağdır. Adalet kaybolduğunda yalnızca hukuk değil, varlığın özü de yitirilir. Küresel düzenin görünmeyen yüzünde, finansın soğuk gölgeleriyle enerjinin ateşli imparatorlukları çarpışıyor. Bu kavga yalnız ekonomiyi değil, siyasetin haritalarını da yeniden çiziyor. Artık sınırlar ideolojilerle değil, enerji hatlarıyla, koridorlarla ve pazar paylarının kanlı çizgileriyle belirleniyor. Halkların kaderi, bu görünmez savaşta; Ukrayna’da, Filistin’de, Orta Doğu’da sessizce harcanıyor ve insanlığın hafızasına yara olarak kazınıyor.

Bu düzen devletlerin sınırlarını aşarak toplumların vicdanına kadar sızdı. İnsan yalnız emeğini değil; hafızasını, kültürünü, hatta özünü de rehin veriyor. Teknoloji yalnızca bir araç değil; varlığın gizleniş biçimi, insanın özünü görünmez kılan bir perdeye dönüştü. Gözetim toplumları artık distopik bir gelecek değil; siyasi iktidarların ve şirketlerin ortak projesi. Biliriz ki insan nefsinin zincirlerinden kurtulmadıkça içindeki ışığa kavuşamaz. Oysa bu çağda zincirler, tüketimin albenisiyle, hızın büyüsüyle, gözetimin gönüllü kabulüyle örülüyor.

Çünkü “değer” artık ölçülülükten değil sınırsız tüketimden; erdemden değil hızdan; adaletten değil kâr marjlarından okunuyor. Böylece adalet, pusulasız bir gemi gibi yönsüz bırakıldı; hakikat, gölgelerin ardında susturuldu.

Oysa Anadolu’nun irfanı bize şunu fısıldar: Hak, alın terindedir; adalet, komşunun hakkını gözetmektedir; özgürlük ise vicdanın terazisindedir. Kadim öğretiler hatırlatır ki: hakikate giden yol, insanın kendi içini taş taş örerek yükseltmesidir. Her insan özünde taşıdığı ışığı uyandırdığında, dış dünyanın gölgeleri hükmünü yitirir. İnsan kendi özündeki ışığı uyandırdığında, yalnız kendisini değil, toplumun ufkunu da aydınlatır.

Hakikate ermek yalnız bilmek değil; kalbi arındırmak ve nefsin zincirlerini çözmektir. Nitekim her zincir çatlağını taşır, her karanlık ardında ışığın varlığını fısıldar. İnsanlık yanılsamalarda kaybolsa da özünde hâlâ hakikati arar.

Bu nedenle yarının siyaseti, yalnız güç dengelerini değil, insanın içsel özgürlüğünü ve toplumların vicdani direncini merkeze almak zorunda. Yarının dünyası bugünün karanlığından değil; içimizdeki dirençten ve toplumların hafızasında saklı ışıktan doğacak.

Hakikat uzak ufuklarda değil, insanın kendi derinliğinde gizlidir. Tarih fısıldar: hiçbir iktidar sonsuz değil, hiçbir karanlık ebedî değil. Ve unutulmamalıdır ki karanlığın bağrında her zaman bir sabah gizlidir. Umut, uzak bir ütopyada değil; çatlaklardan sızan ışıkta, küçük direnişlerde, adaletin yeniden filizlenişindedir.

Yorum bırakın