Eşitlik -Özgürlük-Kardeşlik

İran’a yönelik operasyonu sadece Tahran’ın iç dengeleri üzerinden okumak yanıltıcı olur. Bu operasyon, sadece bölgede değil tüm Dünya’da güç kullanmanın çıtasının yükselmesidir. Böyle bir sınır aşıldığında, mesele sadece İran değildir. Ankara’nın da önüne yeni bir tablo konur. Çünkü bu coğrafyada güçlü ve kendi hesabını yapan her ülke, birilerinin stratejik değerlendirmesine girer.

Türkiye elbette İran değil. NATO üyesi, Batı sistemiyle entegre, ekonomik ve askeri bağları farklı. Ama aynı zamanda son yıllarda savunma sanayinde kendi ayakları üzerinde durmaya yönelen, bazı başlıklarda Washington’la ve Tel Aviv’le ayrışan bir ülke. Uluslararası siyasette bazen yaptığınızdan çok, nasıl algılandığınız belirleyici olur. Eğer bir aktör “kontrolü zor” ya da “denge bozucu” olarak etiketlenirse, bir süre sonra güvenlik tablolarında adı geçmeye başlar. Ayrıca hatırlatmak gerekir; İsrail’in Katar saldırısı gösterdi ki ABD’nin dümen suyunda olmak bile bir güvence sağlamıyor.

Bazı İsrailli yetkililerin son dönemde Türkiye’yi de uzun vadeli risk başlıkları arasında anması bu yüzden ciddiye alınmalıdır. Bu, yarın sabah bir saldırı olacak demek değildir. Ama bir zihniyet beyanıdır. Bölgedeki her bağımsız güç odağı, potansiyel değişken olarak görülüyor. Mantık basit: Önce zayıflat, sonra dengele.

Tam da bu yüzden Türkiye’nin refleksi hamaset olmamalı. “Sıradaki biziz” diye bağırmak da, “bize dokunmazlar” diye rahatlamak da aynı derecede yüzeysel. Devlet aklı ihtimalleri büyütmez ama küçümsemez de. Soğukkanlı biçimde hesabını yapar. Türkiye açısından ilk yapılması gereken şey, denge siyasetini geçici bir taktik olmaktan çıkarıp kalıcı bir stratejiye dönüştürmektir. ABD ile köprüleri atarak güçlenemeyiz. İsrail’le tüm kanalları kapatarak da güçlenemeyiz. Ama tek bir eksene yaslanarak da ayakta kalamayız. Bu coğrafyada var olmanın yolu, aynı anda birden fazla hat üzerinde yürüyebilmekten geçer. Diplomasi alanını daraltan değil, genişleten bir yaklaşım gerekir.

İkinci mesele caydırıcılıktır. Caydırıcılık yüksek perdeden konuşmak değildir. Sessiz kapasitedir. Savunma sanayinde atılan adımların, kurumsal aklın ve askeri hazırlığın gösterişe değil, istikrara hizmet etmesi gerekir. Güç, en çok ölçülü kullanıldığında etkilidir.

Ama asıl kritik başlık içeridir. Ekonomik kırılganlığı olan, hukuk sistemine güveni azalmış, kurumları yıpranmış bir ülkenin dışarıda sert konuşmasının karşılığı sınırlı olur. İçerisi sağlam değilse dışarıdaki denge siyaseti de zayıflar. İsrail-ABD hattının, İran halkına yönelik çağrıları, tam da bu kırılganlıkları kaşımaya yöneliktir. Türkiye’nin de önündeki sınav sadece dışarıya karşı değil; içerideki dayanıklılığı artırma sınavıdır. Güvenlik dediğimiz şey yalnızca sınır hattında kurulmaz; ekonomi ve hukuk zemininde de kurulur.

Burada bir başka yanılgıya da değinmek gerekir. Türkiye’de halâ Avrupa Birliği’nden büyük stratejik beklentiler taşıyan bir kesim var. AB ile yakınlaşmanın Türkiye’yi otomatik olarak jeopolitik risklerden koruyacağını düşünenler az değil. Bu gerçekçi bir okuma değil. Avrupa Birliği bir güvenlik şemsiyesi değil; bir siyasi ve ekonomik birliktir. Kendi içinde bile ortak dış politika üretmeyi beceremeyen bir yapının, Türkiye’yi bölgesel güç mücadelelerinden koruyacağı varsayımı açıkça temelsiz. AB ile ilişkileri geliştirmek Türkiye’nin çıkarına olabilir. Demokrasi, hukuk ve ekonomi alanında standart yükseltmek zaten Türkiye’nin kendi ihtiyacıdır. Ama bunu bir dış koruma mekanizması gibi görmek, meseleyi yanlış yerden okumaktır. Bu coğrafyada güvenliğin temeli Brüksel’de değil, Ankara’da atılır.

İran’daki gelişmelerin bir başka boyutu ise ülke içindeki etnik ve siyasal aktörlerdir. Özellikle İran’daki Kürt çevreleri açısından kısa vadeli fırsat arayışının büyük güçlerin aparatı hâline gelme riskini taşıdığı unutulmamalıdır. Bu coğrafyada vekâlet ilişkileri kalıcı kazanım üretmez. Büyük güçler çıkarları değiştiğinde sahadaki ortaklarını da değiştirir. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi… Kalıcı olan, bölgesel meşruiyet zeminidir, dış askeri destek değil.

Sonuçta mesele İran’dan ibaret değil. Rejim tasfiyelerinin sıradanlaşmaya başladığı bir bölgede, her ülke kendi pozisyonunu yeniden düşünmek zorunda. Türkiye’nin önündeki sınav tam olarak budur: Gürültüye kapılmadan, korkuya teslim olmadan, uzun vadeli çıkar hesabıyla hareket edebilmek.

Bu coğrafyada güç boşlukları sevinilecek şeyler değildir. Çünkü boşluklar uzun sürmez. Birileri mutlaka doldurur. Mesele o boşluğun nasıl ve kim tarafından doldurulacağıdır. Türkiye’nin yapması gereken, başkalarının senaryosuna tepki vermek değil; kendi hesabını soğukkanlılıkla yapmaktır.

Bu coğrafyada başkalarının yazdığı senaryoda figüran olanlar uzun süre ayakta kalamaz. Türkiye figüran olmayı değil, kendi hikâyesini yazmayı seçmek zorundadır.

Yorum bırakın