İran’da yaşananları izlerken sadece insanın içi sıkışmıyor; insanın öfkesi de kabarıyor. Sokaklarda itiraz eden insanlar var. Karşılarında ise itirazı bastırmayı yönetim tekniği haline getirmiş bir devlet aygıtı. Bu tabloyu romantize etmeye gerek yok. İran ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor. Bu kriz ne bir günde ortaya çıktı ne de sadece son protestolarla sınırlı. İran’da uzun süredir biriken ve ambargoların önemli katkısı ile derinleşen ekonomik çöküş, rejime sadakatin liyakatin yerini alması, genç işsizliği, kadınların kamusal hayattan sistematik biçimde dışlanması, yolsuzluk algısı ve kapalı iktidar yapısı üst üste binmiş durumda. Toplumun önemli bir kısmı, rejimle arasındaki sözleşmenin fiilen koptuğunu hissediyor. Bir diğer önemli kısmı ise hala rejime sadık.
Aynı anda şunu da açıkça söylemek gerekiyor: Bu kriz, Türkiye için yalnızca “başkalarının iç işi” değildir. İran, bizimle uzun bir sınıra sahip bir ülke. Orada yaşanacak büyük bir kırılma, doğrudan Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini ve iç dengesini etkiler. O yüzden meseleyi şu soruyla ortaya koymak gerekir: İran’da devletin tamamen çöktüğü bir senaryo mu Türkiye’nin çıkarına, yoksa sorunlarına rağmen ayakta duran bir İran mı?
Cevap zor değil; yakın tarih ortada.
Irak çöktü; demokrasi ve huzur gelmedi.
Suriye çöktü; barış gelmedi.
Libya çöktü; barış ve demokrasi değil iç savaş geldi.
Devlet çöktüğünde ortaya özgürlük değil, silah çıktı. Mezhep savaşı çıktı. Milis düzeni çıktı. İnsan kaçakçılığı çıktı. Uyuşturucu hatları çıktı. Milyonlarca insan göçe zorlandı. Bu enkazın önemli bir kısmı bugün Türkiye’nin omuzlarında duruyor. İran ölçeğinde bir çöküş, bu tabloların birkaç katı büyüklüğünde bir kriz anlamına gelir. İran, sadece büyük bir nüfusa sahip değil; aynı zamanda çok katmanlı etnik, mezhepsel ve siyasal fay hatları olan bir ülke. Böyle bir yapının ani çözülmesi, uzun süreli bir bölgesel sarsıntı üretir.
Bu sarsıntının ilk vuracağı ülkelerin başında da Türkiye gelir.
Daha fazla düzensiz göç.
Daha fazla silahlı grup.
Daha fazla sınır güvenliği baskısı.
Daha fazla terör riski.
Buna rağmen Batı’dan yükselen söylem tanıdık: “İran halkının yanındayız; yardım yolda”. Arkasından hemen: “Askeri seçenekler masada, donanma yolda.”
Bu cümleleri daha önce çok duyduk. Irak’ta da duyduk. Libya’da da duyduk. Sonuçlarını da gördük. Batı’nın savaş dili, hiçbir ülkede halklara özgürlük getirmedi. Sadece devlet boşluğu yarattı. Açık konuşalım; İran’a dönük tartışmanın merkezinde insan hakları yok. Merkezinde güç dengeleri var. Merkezinde İsrail’in güvenliği var. Merkezinde enerji yolları var. Merkezinde bölgesel denetim var. İran halkının yaşadığı acılar, bu büyük stratejik tabloda çoğu zaman ikincil bir başlık olarak kalıyor. Bu yüzden Türkiye açısından doğru pozisyon, İran’ın yıkılmasını alkışlamak değildir. Türkiye’nin çıkarı, İran’ın kontrollü biçimde dönüşmesidir. Yıkım değil dönüşüm. Kaos değil evrim.
Bu, İran’daki rejimi savunmak anlamına gelmez. İran’daki sistemin otoriter karakteri ortadadır. Baskı da ortadadır. Meşruiyet sorunu da ortadadır. Bunların hepsi doğrudur. Ama başka bir doğru daha vardır: Devletlerin çöküşü, halkların kurtuluşu anlamına gelmez.
Öte yandan İran’ın bölgedeki sicili de masum değil elbette. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da izlenen mezhep temelli yayılmacı politika, Orta Doğu’yu daha güvenli hâle getirmedi. Tam tersine, bölgeyi daha silahlı, daha parçalı ve daha patlayıcı hale getirdi. İran, birçok yerde istikrarsızlığın kurucu aktörlerinden biri oldu. İran’ın PKK ve bağlantılı yapılara verdiği desteği de, Esad döneminde, Türkiye’nin Suriye ile sorunları çözme çabalarını sabote etmesini de unutmadık.
Ancak bütün bunlar, Türkiye’nin, Batı’nın İran senaryolarına eklemlenmesini de meşru kılmaz. Çünkü Batı’nın hedefi İran’ın demokratikleşmesi değil; İran’ın zayıflatılması ve bölgede ABD/İsrail hegemonyası kurulmasıdır. Türkiye’nin yolu ne Tahran’ın arkasına dizilmek olmalıdır, ne de Washington’ın.
Türkiye’nin yolu kendi yoludur. Bu yol ve gerektirdiği denge, zor bir dengedir. Ama devlet aklı tam olarak bunun için vardır.
Son tahlilde şunu net biçimde söylemek gerekir: Türkiye etrafında kaos isteyen bir ülke değildir. Türkiye, yanmış komşularla güçlenmez. Türkiye, çökmüş devletlerle güvenli olmaz. Türkiye’nin çıkarı; sorunlu da olsa ayakta duran, sınırları belli, muhatabı olan komşulardır.
İran meselesine bakarken pusulayı da tam olarak buraya sabitlemek gerekiyor.
Yorum bırakın