BU NE YAMAN ÇELİŞKİ? OY VAR, GÜVEN YOK

Asal Araştırma’nın, geçtiğimiz gün basında yer alan Mart 2026 anketi iki ayrı veri sunuyor. Birincisi, uzun süredir olduğu gibi, CHP oy oranında AK Parti’nin önünde. İkincisi ise çoğunun üzerinden hızla geçtiği bir veri: “Türkiye’nin sorunlarını hangi parti çözebilir?” sorusunda CHP ikinci sıraya düşüyor. Her iki partinin toplamını geride bırakan “Hiçbiri” yanıtı birinci oluyor.

Bu ayrışma tesadüf değil. Altında yapısal nedenler var. Bu nedenleri dürüstçe tartışmak, övgüden çok daha değerli.

Ak Parti, katılımcıların %58.2’sinin “en önemli sorun” olarak gösterdiği ekonomik tablonun hem mimarı hem de yöneticisi. Seçmenin bu partiyi çözüm üreticisi olarak görmemesi anlaşılır bir durum. İncelenmesi gereken mesele, oy oranında önde olan bir partinin “çözüm kapasitesi” algısında geride kalmasıdır.

Seçmen tercihlerini kavramsal bir dille ifade etmez. Ama bu konuyla ilgili olarak zihninde dönen soru şudur: Bu parti, dediğini gerçekten yapabilir mi? Bu soru, kurumsal kapasite sorusudur. Bir siyasal partinin kurumsal kapasitesi; karar alma süreçlerini işletebilmesi, politikalar üretebilmesi, örgütünü yönetebilmesi, seçmenle ilişki kurabilmesi ve devlet yönetimine geldiğinde icra kapasitesi gösterebilmesinin bütünüdür. Seçmen bu boyutları tek tek değerlendirmiyor belki ama hepsinin bileşkesini bir güven ya da güvensizlik olarak hissediyor. Asal’ın anketi, bu güven açığını sayısal olarak ortaya koyuyor.

CHP’nin iç karar alma mekanizmaları uzun süredir tartışmalı bir görünüm sergiliyor. Genel Başkan değişimi, sonrasındaki parti içi tartışmalar, kongre gerilimleri, yaşanan disiplin süreçleri, hala bitmeyen kayyum tehdidi, İstanbul İl Başkanlığı meselesi… Bunların iktidar tarafından manipüle edilmesi ya da yargı eliyle ortaya çıkarılması durumu değiştirmiyor. Bir partinin kendi iç mekanizmalarını sağlıklı işletip işletemediği, seçmen zihninde doğrudan bir iz bırakır. Kendi evini düzenlemeyi başaramayan bir yapının devlet yönetiminde nasıl karar alacağı sorusu, söylenmese de sorulmaya devam eder.

Uzun muhalefet yılları, CHP örgütünü savunmaya alışkın bir refleksle donattı. İnisiyatif alan, sahayı yönlendiren bir örgüt yapısı yerine tepkisel, bekleyen, merkezi kararları uygulayan bir yapı hakim oldu. Baskı döneminde bu daha da derinleşti. Onlarca belediyede yaşanan operasyonlar, kayyum atamaları, görevden almalar yalnızca siyasi bir baskı aracı değildi; aynı zamanda kurumsal hafızanın, birikmiş deneyimin ve yetiştirilen kadroların doğrudan imhasıydı. Belediyeler seçmenle ilişki kurma konusunda ciddi bir birikim sağladı. Ama bu ilişki ağırlıklı olarak hizmet odaklı kaldı. Oysa seçmen bir noktadan sonra farklı bir soru soruyor: “Ne yapacaksınız ve bunu yapabilecek misiniz?” Belediye başarısının ulusal düzeyde güvene dönüşmesini sağlayacak köprü henüz yeterince kurulamadı. Bir kolunuz bağlıyken boks yapmak zorunda kalmak hem yıpratır hem de teknik eksikliklerinizi görünür kılar. Haksız bir baskı, yapısal sorunları örtmez.

En kritik ve en zayıf halka ise icra kapasitesidir. Merkezi devlet kurumlarını fiilen yönetmiş, bakanlık, hazine, düzenleyici kurum deneyimi olan bir kadro havuzu son derece sınırlı. Bu yalnızca CHP’ye özgü değil; Türk solunun onlarca yıllık tarihsel bir sorunudur. Türk solu, askeri darbeler, kapatma davaları ve sürekli yargı baskısı altında var olmaya çalıştı. Bu koşullar altında kurumsal birikim değil kişisel dayanıklılık ön plana çıktı. Kadro yetiştiren, politika üreten, devlet yönetme kapasitesi geliştiren örgütlü yapılar yerine; her siyasi kriz sonrası sıfırdan başlayan, sembolik direniş figürleri etrafında şekillenen bir gelenek oluştu. Bugünkü icra kapasitesi açığının önemli bir kökü bu tarihsel travmadadır.

Bir adım daha geri çekilince daha geniş bir tablo görünüyor. Türkiye’de siyaset uzun süredir merkezileşiyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bu merkezileşme anayasal bir zemine oturtuldu. Merkezileşen siyaset, tek figür etrafında dönen bir dinamik yaratır. Tek figür etrafında dönen sistemler ise o figürün yokluğunda yapısal bir boşluk üretir. Güçlü siyasi figürler boşlukta yetişmez. Onları üretecek kurumsal zeminlere, kademeli deneyim fırsatlarına, politika geliştirme kapasitesine ihtiyaç vardır. Bu, yalnızca CHP’nin değil Türk siyasetinin genel bir sorunu. Ama muhalefetin bedeli çok daha ağır olur; çünkü iktidar kurumsal kapasiteyi devlet aygıtından devşirebilir, muhalefet ise yalnızca kendi öz kaynaklarına yaslanmak zorundadır.

Bütün bunların ötesinde, daha temel bir sorun var. Seçmen yalnızca hesap yapan bir varlık değildir. İnsanlar çoğu zaman duygularıyla, değerleriyle, kendilerini bir topluluğa ait hissettiren anlatılarla tercih yapar. Seçmen bir partiyi desteklerken aslında o partinin anlattığı hikâyenin içinde kendine yer arar. “Bu hikaye benim hikayem mi? Bu değerler benim değerlerim mi? Bu gelecek benim geleceğim mi?” AK Parti bu konuda uzun yıllar boyunca çok güçlüydü. “Milletin adamı”, “ezilenlerin sesi”, “dışlananların iktidarı” anlatısı, bir inanç sömürüsü ile birleşip, duygusal olarak güçlü ve geniş bir seçmen kitlesine derin biçimde dokunuyordu. İktidar yıllarında bu anlatı aşındı. Bu gün ise ekonomik kriz onu fiilen geçersiz kıldı. Şimdi hem kurumsal kapasitesi sorgulanıyor hem de anlatısı tükendi.

CHP’nin sorunu farklı ama bir o kadar derin. Partinin çok güçlü bir tarihsel anlatısı var. Cumhuriyet’in kurucu partisi, modernleşmenin öncüsü, laikliğin güvencesi. Ama bu anlatı büyük ölçüde geçmişe dönük. Geçmiş, bir partiyi korur ama iktidara taşımaz. İktidara taşıyan, geleceğe dönük, seçmenin kendini içinde bulabileceği, duygusal olarak bağlanabileceği yeni bir hikayedir. “Güçlü yurttaş, güvenli gelecek, kazanan Türkiye” sloganı var; ama bu bir hikaye değil, bir başlık. Hikaye başlıktan farklıdır. İçinde bir çatışma barındırır, bir özne tanımlar, bir yolculuk anlatır ve bir umut taşır. Seçmenin “bu benim mücadelem, bu benim ülkem, bu benim geleceğim” diyebileceği bir anlatı. Böyle bir anlatı olmadan kurumsal kapasite bile soğuk ve uzak kalır. Çünkü insanlar yetkin olmakla birlikte kendilerine yabancı hissettirdikleri yapılara güvenmez. Yetersiz olmakla birlikte kendilerine ait hissettirdikleri yapılara ise şans tanır. Kurumsal kapasite ile siyasal anlatı birbirini tamamlar. Kapasite olmadan anlatı boş bir vaattir; anlatı olmadan kapasite ise seçmene ulaşamayan bir teknik yeterliliktir.

Hiçbiri” diyenlerin büyük bölümü umutsuz değil, mesafeli. Mesafe ile umutsuzluk arasındaki fark önemlidir. Umutsuz insan biter, mesafeli insan bekler. Beklentisi karşılanırsa döner. Bu kitleye dönmenin yolu ne salt baskı anlatısından ne de iyi yazılmış bir parti programından geçiyor. Asıl ihtiyaç iki şeyin birlikte inşasıdır: seçmende “bunu yapabilirler” güvenini uyandıracak kurumsal görünürlük ve “bu benim hikayem” duygusunu yaratacak siyasal anlatı.

Seçmen “Hiçbiri” derken şunu söylüyor: İkna olmadım. Bu ikna, akılla da kalpte de kazanılmak zorunda. Kapasite aklı ikna eder, hikaye kalbi. İktidar istiyorsak, bu ikisini birlikte inşa etmek zorundayız.

2 yanıt

  1. YIGIT - Yigit Tas Avatar
    YIGIT – Yigit Tas

    Yaklaşık 3 aydır inşaat videoları izliyor, inşaat işlerini yakından takip ediyor ve evimde de renovasyon yaptırıyorum. Bir Makine Yüksek Mühendisiyim, bütün proses adımlarını dikkatle izledim. Daha önce de ilgi alanlarımdan biriydi.

    Geçen gün bir sıva çekme işlemini kendim yapayım dedim, bir sürü iz bıraktım. Sonra macun çekme işini yapayım dedim, ustanın defalarca uyarısına maruz kaldım. Ama usta diyor ki, benim gördüklerime göre iyisin, hızlı kavrıyorsun ve işi anlamışsın.

    Oysa ben iyi değilim, sadece bilgiliyim. Dışarıdan izleyen halk (karım) “yeter, sen yapma artık” diyor. Sonra da usta gidince “başka usta mı bulsaydık” demeye başlıyor.

    Bu durumda sorun ben miyim, yoksa usta mı?

    Şimdi denebilirim; senin işin bu değil ki, sen hobi olarak yapıyorsun. Ama bu işi şimdi ben de kursam, karım yine bana güvenmeyecek; ta ki başka müşterilerimden olumlu geri dönüşler alana, diğer evlerden seçilmeye başlanana kadar. Yani elimde yetki, icraat ve anlatı gücü oluncaya kadar itibar görmeyeceğim. Oysa mevcut usta hâlâ iş alıyor, piyasadan silinmedi ve idareten ona yetecek kadar kazanmaya devam ediyor.

    En son sosyal demokrat bakanın olduğu dönem 2002 yılıdır. Kadro yetiştirme zaman alır; hele izleyerek kadro yetişmez.

    İşte 2019 yılında belediye seçimlerini kazanmakla kadro yetişmeye başladı, ama araya siyasi klikler girmeye başlayınca bazı siyasi teknokrat kadroları sadece siyasilere gitti. Teknokrasi ve siyaset ayrı olmalıdır. Kadrolar yetki ve icraat kabiliyeti olmadan yetişmiyor; yetişmedikçe eskiliyor ve hiç pratik tecrübe olmadan emekli oluyor.

    Benim 23 yıl inşaat prosesini izlemem gibi bir şey… İnsanlar da dolayısıyla bana güvenmiyor. Bir de esir olmuşlar ve ömürlerini tamamlıyorlar; istemiyorlar bir radikal değişim olsun. Bildiklerinden birazcık farklı olsa onunla yaşarlar ama tam tersine radikal demokratik değişimin anlaşılması zor geliyor.

    “Su bedava olacak” desen inanmıyor, örneğini bilmiyor. Bilmediği şeyin hayalini kuramıyor.

    Ama artık Kent Lokantalarını, kreşleri, öğrenci yurtlarını, toplu taşıma kolaylığını, hatta emekli lokallerini ve su sebillerini gördüler. İnançları bu bağlamda değişiyor…

    Geleceği verilerle tahmin ederken bulgulara karşı konuşmak pek huyum değildir, ama bias (önyargı içeren) ve değişmesi şans vermeye bağlı olan bir veriye fazlaca da itibar etmem.

    Yani şöyle bir mantıksal dilemma içindeyiz:

    Bir parti anketlerde 1. parti ama devleti yönetemez.

    Bir parti anketlerde ikinci parti ve devleti yönetmeye devam edebilir.

    Devleti yönetme güveni yüzde kaç olursa makbuldür? Yüzde 5 ile birinci olması, yüzde 10 ile birinci olması, yüzde 19 ile birinci olması veya yüzde 55 ile birinci olması arasındaki fark; devleti yönetme ve seçimi kazanma arasında doğrudan bir ilişki kurmaz.

    Yani CHP’si 1. Parti olabilir ve Sorunları Çözeceğine inanç yüzde 20-30’larda kalabilir (eğer karşıtı yüzde 50-55’i bulmadıysa) ve bununla da iktidar olabilir. Sorunsuz bir iktidar mı olur, Hayır! Ama bu şans verilir… Bıçak kemiğe dayandı ise.

    Kadrolar yönetme kabiliyeti olmadan yetişmiyor, ustalar pratik etmeden öğrenemiyor, itibar kazanmadan güven sağlanamıyor; ama buna rağmen hâlâ iş alınabiliyor.

    Bir dost 🙂

    Yiğit Taş

    Beğen

    1. Av. Ali Hikmet AKILLI Avatar
      Av. Ali Hikmet AKILLI

      Bu yoruma cevap, yorumun içinde zaten :Bıçak kemiğe dayandı ise… Tam da yazıda sözünü ettiğim edilgen tavır. AK Parti kötü yönetecek, seçmende bıçak kemiğe dayanacak, bu nedenle seçmen CHP’ye oy verecek! Peki bıçak kemiğe dayanmazsa ya da seçim dönemi algı böyle olmazsa ya da bıçağın kemiğe dayanmasından daha endişe verici bir durum ortaya çıkar ya da yaratılırsa…

      Beğen

Yorum bırakın