MHP’NİN TRÇ VİZYONU

MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal, Rus gazetesi Vedomosti’ye verdiği röportajda Moskova’da temaslarda bulunduğunu ve bunun Devlet Bahçeli’nin talimatıyla gerçekleştiğini söyledi. Verilen mesaj açıktı: 2028’de Cumhur İttifakı sürsün istiyorsanız, Türkiye Rusya ve Çin ile stratejik ittifak kurmalıdır… (https://www.karar.com/guncel-haberler/bahceliden-ak-partiye-cumhur-ittifakinin-surmesi-icin-tek-sart-rusya-2041371)

Görülüyor ki MHP, 2028’e AKP ile gitmek istiyor. Ancak şartını, bakanlık koltuğu olarak değil, dış politika önceliği olarak ortaya koyuyor.

Topsakal’ın Pan-Türkizm’den açıkça uzaklaşması ve Rusya’daki Türklerin “Rusya vatandaşı” olduğunu kabul etmesi de dikkat çekici. Bunu, Moskova’ya verilmiş somut bir güvence olarak okumak mümkün. Türkiye, Rusya’nın iç coğrafyasındaki Türkler üzerinden bir rekabet zemini açmayacak, bu kartı masaya sürmeyecek demek istiyor. TRÇ ittifakının kapı bedeli bu olsa gerek. Ortada yalnızca bir vizyon değil, bu vizyonun Rusya’ya kabul ettirilebilmesi için önceden sunulmuş bir ödün de var.

Peki bu hamle gerçek bir eksen değişikliği önerisi mi, yoksa güneyde ve batıda giderek daralan stratejik alana karşılık Batı’ya dönük hesaplı bir blöf mü? Bu okuma yabana atılmamalı. Türkiye daha önce de benzer bir dili kullandı. S-400 alımı bunun en somut örneği. Türkiye bu kararın bedelini ağır ödedi. F-35 programından çıkarıldı, CAATSA kapsamında yaptırımlarla karşılaştı. Bununla birlikte ilişki tamamen kopmadı. Türkiye NATO içindeki konumunu korumayı sürdürdü. Ankara’nın zaman zaman bu tür sinyalleri tam bir kopuş niyeti taşımaksızın, bir pazarlık aracı olarak kullandığı biliniyor.

Ancak, Bahçeli’nin TRÇ çağrısını ilk kez yapmaması (Eylül 2025’te de yapmıştı), bu çağrıyı salt bir blöf olarak okumayı güçleştiriyor. Öte yandan blöfün de bir maliyeti var ve bu maliyet birikip duruyor. Her yeni sinyal Türkiye’nin Batı gözündeki güvenilirliğini biraz daha aşındırıyor. Daha da önemlisi, blöf olarak başlayan bir süreç bir noktadan sonra geri dönüşü zorlaşan bir ivme kazanabilir. Siyasette blöf, yeterince tekrarlandığında gerçeğe dönüşür.

Kabul edelim ki Türkiye NATO içinde ciddi sürtüşmeler yaşıyor. Güneyde ABD destekli İsrail’in, batıda ve Doğu Akdeniz’de ise İsrail ile hızla derinleşen askeri ve istihbarat işbirliği içindeki Yunanistan’ın yarattığı baskıyla aynı anda karşı karşıya. Yani tehdit her zaman dışarıdan gelmiyor, bazen ittifakın içinden de geliyor. Bu durumda neden NATO’da kalınsın? diye düşünülebilir. Ama şu gerçeği de unutmamak lazım: Türkiye NATO’ya Sovyet tehdidine karşı korunmak için girdi. Bugün ise üyeliği, ittifak içindeki bu sürtüşmelere karşı da bir denge aracı olarak kullanıyor. Eksik bir güvence olsa da masada olmak, masanın dışında kalmaktan her koşulda daha iyi bir pozisyon. Bu kozun kıymeti, nasıl kullanıldığıyla doğru orantılı.

İşte tam bu noktada TRÇ’nin asıl tehlikesi ortaya çıkıyor. Türkiye bugün iyi kötü çalışan bir denge politikası yürütüyor. Batı ittifakı içinde kalmak ama o ittifakın her adımına körü körüne eşlik etmemek; Rusya ile enerji ilişkisini sürdürmek, Ukrayna savaşında her iki tarafa da açık kanallar tutmak, Suriye’de sahada Rusya ile temas halindeyken masada kendi çıkarlarını korumak. Bu politikanın özü fanatik bir taraftar gibi değil, hesabını yapan bir devlet gibi davranmak. Günün sonunda, temel olarak ABD çizgisinin dışına çıkılamasa da bu esneklik Türkiye’nin elindeki en değerli koz.

TRÇ önerisi tam da bu kozu tehdit ediyor. Çünkü gayri resmi denge ile resmi ittifak arasındaki fark sadece kağıt üzerinde değil. Gayri resmi dengede Türkiye her zaman geri adım atabilir, yeniden konumlanabilir. Resmi bir ittifakta bu esneklik ortadan kalkar. Büyük güçler çıkarları değiştiğinde sahadaki ortaklarını da değiştirirler. Suriye bunu fazlasıyla gösterdi.

MHP’nin TRÇ vizyonu kendini Batı’ya alternatif olarak sunuyor. Oysa bir bloktan çıkıp başka bir bloka eklemlenmek bağımsızlık değil, bir bağımlılıktan başka bir bağımlılığa geçmek demek. Denge siyaseti, ittifak içinde kalırken başka bloklarla ve ülkelerle de pragmatik ilişkiler sürdürebilmeyi gerektirir. TRÇ ise tam da bu esnekliği tehdit ediyor. Blöf olarak başlasa bile, geri dönüşü zorlaşan bir sürecin kapısını aralayabilir.

Uzun vadede, Dünyadaki güç dengesinin değişerek gücün Doğu’ya kayacağını varsaysak bile eksen değiştirmek için henüz erken derim.  

Yorum bırakın