TEK BİR İSLAM MEDENİYETİNDEN SÖZ EDEBİLİR MİYİZ?

Bilal Erdoğan geçtiğimiz günlerde Londra’da, Batı medeniyetinin krizde olduğunu, iki milyar Müslümanın “medeniyet nöbetini” yeniden devralabileceğini ve dünyadaki yozlaşmayı durduracak başka bir millet bulunmadığını söyledi. Sözlerin altında, tartışılmadan geçilmemesi gereken bir varsayım var: tek, bütün, ortak bir “İslam medeniyeti” olduğu ve geleceğin de bu zeminde aranması gerektiği varsayımı. Sorun tam da burada başlıyor.

Din bir medeniyetin karakterini belirleyen en güçlü unsurdur. Buna diyecek bir şey yok. Mesele, “tek unsur” varsayımında ve oradan kurduğu “tek İslam medeniyeti” tahayyülünde. Bu, Huntington’ın tuzağıdır. Medeniyetleri din ekseninde tek tip bloklar gibi gören, içlerindeki farkı görmeyen bir bakış. Erdoğan da farkında olmadan aynı tuzağa düşüyor. Önce kavramdan başlayalım. Bir medeniyet yalnızca inanç sisteminden ibaret değildir. Coğrafya, ekonomi, savaşlar, göçler, dil, üretim biçimi, devlet geleneği… Hepsi medeniyetin karakterini birlikte inşa eder. Din bu katmanların en derinlerinden biridir; hatta belki en derinidir. Ama tek başına bir medeniyet üretmez. Üretseydi, aynı dine sahip toplumların aynı medeniyeti yaşaması gerekirdi. Oysa tarih bunun tersini söylüyor.

Aynı İslam inancı içinde Osmanlı bir medeniyet kurdu, Safeviler bir başkasını, Abbasiler bir başkasını. Endülüslü Araplar Kurtuba’da Antik Yunan’ı, Yahudi düşüncesini ve Akdeniz şehir kültürünü İslam’la harmanlayıp İbn Rüşd’ü yetiştirdi. Aynı yüzyıllarda başka bir İslam coğrafyası bambaşka bir dünya yaşıyordu. Babürlüler Hint’te, Malaylar Endonezya’da… Hiçbiri Arap değil, hiçbiri birbirinin aynı değil. Bugün dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusu Endonezya’da. Ne Arap, ne Türk, ne Fars. İslam oraya kılıçla değil, tüccarların ve dervişlerin eliyle ulaştı ve yerel geleneği ezerek değil dönüştürerek yerleşti. Şimdi, bütün bunlar “tek” bir İslam medeniyeti midir?

Hele Arap dünyası ile Türk dünyası aynı İslam medeniyetini hiç yaşamadı. Osmanlı’nın içinde Türk devlet geleneği vardı, İran saray kültürü vardı, Bizans bürokratik mirası vardı, tasavvuf vardı. Osmanlı İslamı’nı “Arap İslamı” ile açıklayamaz, onunla aynılaştıramazsınız. Çünkü o İslam, Arabistan’dan değil, Anadolu’nun, Balkanlar’ın, Horasan’ın birikiminden süzülerek geldi. Din ortaktı, ama medeniyet ayrıydı.

Buraya kadarı tarihin söylediği. Bir de bugünün söylediği var ki, varmak istediği hedefin neden gerçekçi olmadığını çok daha çıplak gösteriyor.

Eğer ortak inanç ortak bir medeniyet ve buna bağlı olarak ortak bir siyasi irade üretseydi, bugün gördüklerimizi görmezdik. Birleşik Arap Emirlikleri İsrail ve ABD ile kol kola girmezdi. Şii İran, Azerbaycan-Ermenistan savaşında Şii Azerbaycan yerine Hristiyan Ermenistan’ı desteklemezdi. Müslüman ülkeler, bir iki istisna dışında, Filistin’de yaşanan vahşeti seyretmekle yetinmezdi. Aynı ülkeler, İran meselesinde Katolik İspanya’nın gösterdiği tutarlılığın birazını bari gösterebilirdi. Gösteremiyorlar. Çünkü ortada inancın otomatik olarak ürettiği bir medeniyet birliği ve o medeniyet birliğinin ürettiği siyasi bir birlik yok. Olsaydı, çıkarlar bu kadar kolay ayrışmazdı.

Burada şu itiraz gelebilir: “Bu tablo İslam’ın değil, Müslümanların zaafıdır. Asıl olan ideali diri tutmaktır.”… İtirazın bir doğruluk payı yok değil; ideal ile gerçeği ayırmak gerekir elbette. Ama bir siyasi proje ideal üzerine değil, gerçek üzerine kurulur. On dört asırlık tarih ve bugünün neredeyse her başlığı aynı şeyi söylüyorsa, sorun tek tek aktörlerin niyetinde değil, kurmaya çalıştığınız çerçevenin kendisindedir. Var olmamış bir birliği var sayarak yola çıkarsanız, beyhude bir çaba içinde olursunuz.

Yanlış anlaşılmasın. Din toplumu dönüştürmez demiyorum; tam tersine, dönüştürür ve önemli ölçüde biçimlendirir. Yeni bir ahlak dili kurar, siyasal düzeni etkiler, ortak semboller üretir, dayanışmayı pekiştirir. Ama bu tek yönlü bir ilişki değildir. Toplum da dini dönüştürür. Her din belli bir dilde, belli bir coğrafyada, belli bir toplumun ve o toplumun kültürü içinde doğar, oranın izini taşır. İslam, Arap toplumunda doğdu, ilk biçimini orada aldı. Ama oraya hapsolmadı. Türk’ün, Fars’ın, Hintli’nin, Malay’ın elinde yeniden ve yeniden yorumlandı. İşte bu yüzden tek bir “İslam medeniyeti” değil, ortak bir çekirdek etrafında gelişmiş İslam medeniyetleri vardır.

Aynı şey Batı için de geçerli bu arada… “Hristiyan Batı” derken sandığınız kadar yekpare bir şeyden söz etmiyorsunuz. Katolik Avrupa, Ortodoks Rusya ve Protestan Kuzey aynı kökten çıkıp bambaşka siyasal ve iktisadi modeller geliştirdi. Yüzyıllarca birbirini boğazladı bunlar. Üstelik Batı’yı Batı yapan tek şey Hristiyanlık da değil. Antik Yunan aklı, Roma hukuku, Rönesans, bilimsel devrim ve Aydınlanma en az din kadar belirleyici oldu. Yani kurmak istediğiniz “din eşittir medeniyetdenklemi, ne bizim tarihimizde ne de örnek aldığınız Batı’da karşılığı olan bir denklemdir.

Velhasıl, bu sevdadan vazgeçmek gerekir. Tek bir İslam medeniyeti aramak, hiç var olmamış bir şeyi, geleceğe proje diye sunmaktır. Üstelik boş bir hayal olmakla da kalmaz; insanı kendi gerçek mirasına yabancılaştırır. Çünkü gözünü uzaktaki hayali bir ümmet birliğine diken, ayağının bastığı toprağın altındaki hazineyi göremez.

Bizim çizgimiz oradadır. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan kesintisiz bir birikim. Bu çizgi, dinin tek başına çizdiği bir yol değildir. Bir dilin, bir devlet geleneğinin, bir hukuk aklının, göçle gelen ve toprağa karışan onlarca halkın birlikte yoğurduğu canlı bir medeniyettir. İçinde İslam vardır, ama yalnızca İslam değildir. Türk’ün töresi, Bizans’tan devralınan devlet aklı, Fars’tan gelen incelik, tasavvufun hoşgörüsü, Cumhuriyet’in akıl ve yurttaşlık fikri… Hepsi orada iç içedir. İşte medeniyet dediğimiz şey budur: tek bir kaynaktan değil, üst üste binmiş katmanlardan doğan birikim.

Bu çizgi hem daha gerçektir hem de daha kapsayıcı. Daha gerçektir, çünkü yaşanmıştır. Kurumları, hukuku ortada duran bir tecrübedir. Daha kapsayıcıdır, çünkü kimseyi inancı üzerinden dışarıda bırakmaz. Bu topraklarda yaşayan herkesi ortak bir hikayenin içine alır.

İslam’ı da, medeniyeti de en sağlam haliyle uzaklarda değil, işte burada bulabiliriz. Bir medeniyet, yaşadığı sürece, kendine yeni şeyler kattığı sürece medeniyettir. Selçuklu Anadolu’ya yenisini ekledi, Osmanlı devraldığını dönüştürdü, Cumhuriyet hepsinin üstüne aklı ve yurttaşlığı koydu. Bu çizgi, her durduğunu sandığımız yerde bir adım daha attığı için bugüne ulaştı. Bize düşen onu olduğu yerde dondurmak değil, bir sonraki katmanı eklemektir.

Bu yüzden yapılması gereken, sahip olduğumuzla da yetinmeden, devraldığımız bu zengin birikimi tanımak, kıymetini bilmek ve onu kendi çağımızda bir adım daha ileri taşımaktır.
 

Yorum bırakın