FETÖ’YÜ KATI LAİKLİK Mİ DOĞURDU, YOKSA LAİKLİĞİN YOKLUĞU MU?

Bilal Erdoğan, TRT’nin 15 Temmuz’u konu alan “Asırlık Gece” belgeselinin dördüncü bölümünde, FETÖ’yü doğuranın inanan insanlar üzerinde kurulan baskı ve “o katı laikliğin ta kendisi” olduğunu söyledi. Ardından üç kez olumsuzladı: FETÖ’yü doğuran dindarlık olmamıştır, İslam olmamıştır, Risale-i Nurlar olmamıştır. Sonra da şunu ekledi: “Bunun da tespitinin yapılması gerektiğini düşünüyorum.” Elbette bir tespit yapılmalı, ama doğru yerden başlanarak. Çünkü yanlış yerden başlayan bir tespit yalnızca geçmişi eksik anlatmakla kalmaz, bugün aynı hatanın başka isimlerle tekrarlanmasının önünü de açar.

Söylenenlerin altında bir varsayım var. Bir yapının hangi ortamda ortaya çıktığı ile neye dönüştüğü aynı sorunun cevabıymış gibi kabul ediliyor. Oysa böyle değil. Baskı ile örgütlenme biçimini, mağduriyet ile suç yöntemini, dini hassasiyet ile devleti ele geçirme iradesini aynı cümlenin içine koyduğunuzda gerçeği açıklamış olmazsınız, tersine bulanıklaştırırsınız.

Uygulamada haksızlıklar yaşandı, bunu kimse inkar etmiyor. Üstelik mesele 28 Şubat’la, hatta 1990’larla başlamıyor. İslamcı hafızanın asıl dayanağı tek parti yıllarıdır. 1932’de Diyanet’in genelgesiyle yurt genelinde uygulanmaya başlanan Türkçe ezan, 2 Haziran 1941’de 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine eklenen bir fıkrayla ceza yaptırımına bağlandı. Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis ya da 10 liradan 200 liraya kadar para cezasına çarptırılacaktı ve hüküm cami dışını da kapsıyordu. Dönemin Adalet Bakanı’nın verdiği rakama göre yalnızca 1947’de bu nedenle 29 kişi tutuklandı. Aynı yıllarda imam hatip ve ilahiyat eğitimi fiilen kesintiye uğradı. 28 Şubat sürecinde ise başörtüsü nedeniyle üniversite kapısından çevrilen kızlar oldu, sicilinde “irticai” kaydı tutulan, mülakatta inancı sorulan memurlar oldu. Bu haksızlıklar gerçekti ve toplumun bir kesiminde derin bir hafıza bıraktı.

Fakat ayrımı baştan koymak gerekir. Bunlar Cumhuriyet’in dine baskısı değildi; bunlar laikliğin uygulanması değil, ihlaliydi. Bu, bugünden bakıp bulunmuş bir savunma da değil. 1950’de Arapça ezan yasağını kaldıran kanun teklifinin gerekçesinde, ezan ve kametin Türkçe okutulmasının zorunlu tutulmasının laiklik ilkesini ihlal ettiği ve vicdan hürriyetine tecavüz oluşturduğu yazılıdır. Teklif sahibi, laik bir idarenin kilisede çan tokmağının nasıl vurulacağına karışmasıyla ezanın hangi dilde okunacağını belirlemesini aynı kefeye koyar. Doğru teşhistir. Devletin ibadetin diline, bireyin kılığına, vicdanına uzanması laikliğin gereği değil ondan sapmadır. Nitekim o yıllarda yapılan şey dinden ayrılmak değil, dini yönetmekti. Cumhuriyet’in kurucu kaygısı dinin vicdandaki varlığını bastırmak hiç olmadı. Kaygı, din adına örgütlenen yapıların devlet düzenine, eğitime ve hukuka egemen olma iddiasını sınırlamaktı. Ama bu kaygıyı ibadetin diline karışarak gütmek, kaygının kendisini de zedeledi. Tartışılması gereken şey tam buradaki ayrımdır. İnanca müdahale ile dinin kurumsal iktidar talebine set çekme aynı şey değildir. Birincisi savunulamaz, ikincisi laikliğin ta kendisidir. Yani Türkiye’nin sorunu baştan beri aynı, sınır hiçbir zaman doğru çizilmedi. 1940’larda devlet dini yönetti, 2000’lerde din devleti yönetti. İki durumda da eksik olan aynı duvardır.

Yaşananların bıraktığı hafıza, bazı insanların neden korunma ve dayanışma arayışıyla cemaatlere yöneldiğini açıklayabilir. Üstelik bu yalnızca geçmişe ait bir mesele de değil. Hukukun daraldığı, kamusal hayat üzerindeki baskının ağırlaştığı her yerde benzer duygular birikir ve bunu görmeden konuşmak eksik olur. Fakat aynı deneyim altında aynı toplum kesimleri birbirinden bambaşka yollar seçti. Kimi siyasi parti kurdu ve sandığa gitti, kimi cemaatini kapalı tutup siyasetten uzak durdu, kimi vakıf kurdu, okul açtı ve yaptığını açıkça yaptı. Kimi ülkeyi terk etti, kimi hiçbir şey yapmadan sabretti. FETÖ ise bu yollardan hiçbirini seçmedi. Açık siyaset yerine gizli örgütlenmeyi, meşru sivil faaliyet yerine devleti içeriden ele geçirme stratejisini benimsedi. Ortam ortaktı, tercihler ayrıydı.

O yapılardan yalnızca biri yargının içine hücre kurdu, sınav sorularını çalmayı meşru gördü, kendi mensubunu korumayı hukukun üstüne koydu ve ordunun, emniyetin, istihbaratın içinde yıllarca kimlik saklattı. Hatalı laiklik uygulamaları bunların hiçbirini açıklamaz. Baskı, bir yapının neden alıcı bulduğunu açıklar ama ne sattığını açıklamaz. Bir örgütün biçimi, onun kurucu tercihidir. Takiyyeyi baskı icat etmedi; onu yöntem olarak seçen, ona teolojik kılıf bulan, mensubuna açık kimlik yerine gizli bağlılık öğreten örgüt aklı icat etti.

Buraya kadarı kavramların söylediği. Bir de takvimin söylediği var. Bir örgüt için “doğdu” ile “büyüdü” aynı şey değildir. FETÖ’nün devlet içindeki asıl yerleşimi, laikliğin sert olduğu yıllarda değil, devletin cemaat kadrolaşmasına en çok açıldığı yıllarda tamamlandı. Yargıya, emniyete, istihbarata ve orduya yerleşmesinin zirvesi 2000’ler ve 2010’ların başıdır. O yıllarda iktidarda “katı” laiklik yoktu. O yıllarda kadro veren, referandumda destek isteyen, “ne istediler de vermedik” sözüyle hafızaya kazınan bir ortaklık vardı.

2010 referandumu, HSYK’nın yapısındaki dönüşüm, emniyet ve yargıdaki kadrolaşma, kumpas davaları, sınav skandalları ve devletin kritik kademelerinde sadakatin liyakatin önüne geçmesi bu dönemin başlıklarıdır. Bir yapının doğum tarihini geriye götürüp devleti fiilen ele geçirdiği on yılı paranteze alırsanız, yaptığınız şey tarih anlatmak olmaz, siyasal sorumluluğu yeniden dağıtmak olur. Üstelik bu söz, kendini resmi belgeler ve tanıklıklar üzerine kurduğunu söyleyen bir belgeselde söylendi. Belge iddiasıyla yola çıkan bir anlatı en çok belgenin bulunduğu on yılı kenarda bırakıyorsa, o boşluk artık eksiklik değil, başlı başına bir tercihtir.

Peki baştaki o üç olumsuzlama ne işe yarıyor? Görünürde dinin suçlanmasına itiraz ediyor ve itirazın anlaşılır bir tarafı var. 15 Temmuz’u İslam’ın ya da sıradan dindarlığın ürettiğini söylemek hem haksız hem kolaycı olur, ciddi bir muhasebe böyle kurulmaz. Ama bu savunma biçimi tartışmayı asıl yerinden uzaklaştırıyor. İslam’ın burada savunulmaya ihtiyacı yok. Savunmaya ihtiyacı olan şey, devletin içine paralel bir yapı kuran, mensubuna hukukun üstünde bir bağlılık öğreten, kurumları hizmet edilecek ortak alanlar değil fethedilecek mevziler gibi gören örgütlenme anlayışıdır. Bu anlayışı FETÖ icat etmedi, FETÖ ile birlikte de ortadan kalkmadı.

Bugünün asıl tehlikesi burada başlıyor. FETÖ tasfiye edilirken, devleti cemaat ve tarikat ağlarına kapatacak kurumsal ders çıkarılmadı. Aksine, başka dini yapılar vakıf, dernek, yurt, okul, kurs, şirket ve protokol ağları üzerinden kamusal alanda nüfuz biriktiriyor. Bu, muhaliflerin soyut kaygısı değil. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Aralık 2023’te TBMM Genel Kurulu’nda “sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz” yapılarla protokoller bulunduğunu söyledi ve onlarla protokol yapmaya devam edeceklerini ekledi. Mesele protokollerin sayısı değil. Bir devlet bakanının adlandırmayı bu şekilde yeniden tanımlaması ve devam iradesini açıkça beyan etmesidir. Nitekim aynı Bakanlık kısa süre sonra Ülkü Ocakları ile de protokol imzaladı, okullarda kurs açma ve etkinlik düzenleme yetkisi tanıdı. Görüldüğü gibi sorun tek bir cemaatin değil, kamusal yetkinin dağıtılma biçiminin sorunudur.

Burada sorun herhangi bir inanç grubunun varlığı da değil. İnsanlar cemaat kurabilir, vakıf kurabilir, dernekleşebilir, dayanışma ağı oluşturabilir. Sorun, bu yapıların devletle ayrıcalıklı ilişki kurması, kamusal hizmet alanlarına denetimsiz girmesi, gençlerin barınma ve eğitim ihtiyacını kendi sadakat ağına bağlaması, ekonomik gücünü kamu imkanlarına yakınlık üzerinden büyütmesidir. Modern devletin laikliği inançsızlık dayatması değildir; kamusal yetkinin hiçbir kutsal sadakat ağına devredilememesidir. Bir apartman yönetimini düşünün. Kapıcıyı, muhasebeyi, kasayı ve giriş anahtarını aynı aileye teslim ederseniz, o aile kötü niyetli olmasa bile apartman bir süre sonra ortak bir yer olmaktan çıkar. Devlet için de durum farklı değil. FETÖ bize, bir cemaatin önce eğitim ve yardım faaliyeti gibi görünen ağının, denetim ve şeffaflık yoksa zamanla kadro, kaynak ve sadakat rejimine dönüştüğünü gösterdi.

Bu nedenle FETÖ muhasebesi, geçmişteki bir örgütün mahkum edilmesiyle tamamlanmaz. Bugün başka yapılara “bunlar bizden, bunlar zararsız, bunlar sivil toplum” denilerek devlet kapıları açılıyorsa, aynı hata başka isimlerle yeniden üretiliyor demektir. Devletin hafızası kişiler ve örgüt isimleri üzerinden değil, ilke üzerinden çalışır. Aksi halde yalnızca eski ortağı tasfiye eder, yeni ortaklara yer açarsınız. İlke ise açıktır. Kamuda liyakat, eğitimde bilimsellik, bütçede şeffaflık, yurtta denetim, atamada hukuk ve hiçbir cemaatin, tarikatın ya da kliğin arka kapıdan devlet ortağı haline gelmemesi.

Bu yüzden “FETÖ’yü Risale-i Nurlar doğurmadı” cümlesi, doğru olduğu halde konuyu değiştirir. Mesele bir dini metni mahkum etmek değil. Asıl sorulması gereken, bir metnin etrafında kurulan hiyerarşinin o metni okuyan insanı hangi mekanizmalarla devletin kadro cetveline dönüştürdüğü ve bir dini aidiyetin hangi eşikten sonra hukukun, liyakatin ve kamusal sorumluluğun önüne geçtiğidir. Bu sorular sorulmadıkça aynı yapı başka bir isimle, başka bir hocayla, başka bir kitapla yeniden kurulur. Belki kurulmaya başlanmıştır bile.

Burada şu itiraz gelebilir: “Siz mağduriyeti küçümsüyorsunuz, baskıyı yaşamayan ondan doğanı anlayamaz.” İtirazın anlaşılır bir tarafı var, yaşanmamış acıyı hafife almak kolaydır. Fakat mağduriyet bir açıklama olabilir, mazeret olamaz. Mağdur olmak insanı haklı kılar, yaptığı her şeyi haklı kılmaz. Bu ölçüyü bir kez gevşetirseniz, elinizde hiçbir yapıyı yargılayamayacağınız bir kural kalır; çünkü tarihte mensuplarını mağdur saymayan örgüt neredeyse yoktur.

Baştan beri işaret ettiğimiz ayrım, “laiklik” kelimesinin içine tıkılmış iki ayrı şeyden ibarettir. Birincisi, bireyin vicdanına uzanan, inanç özgürlüğü ile dinin siyasal örgütlenmesi arasındaki sınırı doğru çizemeyen uygulamalardır; bunlar savunulacak şeyler değildir ama laiklik de değildir. İkincisi, devletin kurumlarının hiçbir cemaate, tarikata, partiye, aileye, toplumsal gruba ya da klik yapısına ait olmamasıdır. Atamanın liyakatle, sınavın şeffaflıkla, yargının hukukla, ordunun anayasal sadakatle, bürokrasinin kamu yararıyla işlemesi. İşte laiklik budur ve bu ülkede asıl eksik kalan da budur.

FETÖ’yü mümkün kılan, “katı” laikliğin varlığı değil, bu ikinci anlamıyla laikliğin hiçbir zaman tam inşa edilememesidir. Devletin kadrosu bir hocanın işaretiyle dolabildiği, sınav bir cemaatin elinden geçebildiği için o yapı büyüdü. Hakimin sadakati hukuka değil bir “abi“ye, bir mahrem imama, bir örgüt hiyerarşisine bağlanabildiği için büyüdü. Devlet herkesin ortak evi olmaktan çıkıp paylaşılacak bir ganimet gibi görülebildiği için büyüdü. Yani FETÖ’nün hikayesi, laikliğin fazlalığının değil, hukuk devletiyle tamamlanmış gerçek bir laikliğin yokluğunun hikayesidir. Uygulamadaki yanlışları kullanıp kurumsal laikliği itibarsızlaştırmak, meselenin tam tersini söylemektir.

Laiklik dindarın düşmanı değildir. Tam tersine, dindarın inancının bir örgüt tarafından istismar edilmesine, kadrolaştırılmasına, iktidar pazarlığında harcanmasına karşı en güçlü güvencedir. FETÖ’nün en büyük zararı sekülerlerden önce dindarlara dokundu; milyonlarca samimi insanın niyeti, bir örgütün sicilinin gölgesinde kaldı. Onları koruyacak şey laikliği suçlu ilan etmek değil, devleti herhangi bir inanç grubunun, cemaatin, tarikatın ya da ideolojik kliğin arka bahçesi olmaktan çıkarmaktır.

Bir tespit yapılacaksa, soru “FETÖ’yü kim doğurdu” diye daraltılmamalıdır. Doğuran ortamı biliyoruz, bu ülke yıllardır onu tartışıyor. Sorulmayan ve asıl can acıtan soru şudur: Bu devlet neden fethedilebilir bir devlet haline geldi? Cevap tek katmanda değil. Liyakatin yerine sadakati koyan atama geleneğinde, kendini denetleyemeyen yargıda, şeffaf olmayan sınavlarda, kurumu ganimet sayan siyaset kültüründe, cemaatleri oy ve kadro deposu gören iktidar aklında aranmalıdır. Bunlar üst üste binmiş katmanlardır ve hiçbiri tek bir dönemin eseri değildir. Tek bir günahkar aramak ya da bütün günahı mevcut iktidara ciro etmek, bu katmanların hepsini birden aklamanın en kestirme yoludur.

Bir gecenin üzerine tutulan ışık, o geceyi anlatmaya yeter; o geceyi mümkün kılan yılları ise ancak daha cesur bir muhasebe aydınlatır. On yıl boyunca bir örgütün hakim atayabildiği, sınav sorusuna ulaşabildiği, subayına kimlik saklatabildiği bir yapı nasıl kuruldu? Hesabı görülmesi gereken budur. Aynı yapının bir daha kurulamayacağı bir devlet, laikliği sanık sandalyesine oturtarak kurulmaz. Ancak onu nihayet gerçekten inşa ederek kurulur…

Yorum bırakın