Artvin’de bir Çaykur emeklisi, Muğla’da bir oyuncu. İkisi de kişisel sosyal medya hesaplarında paylaştıkları içkili masa görüntüleri nedeniyle para cezasıyla karşılaştı; dayanak, 4250 sayılı Kanun’un 6. maddesindeki reklam ve tanıtım yasağı. Her iki yaptırım da yargıya taşındı. Fakat asıl mesele bu iki dosyanın akıbeti değil. Devlet, yetişkin bir yurttaşın hayatına hangi gerekçeyle ve nereye kadar müdahale edebilir?
İdare burada bir görüntüde alkolün görünmesi ile bir ürünün tanıtılmasını aynı kefeye koyuyor. Oysa ticari ilişkiyi kişisel paylaşımla, tanıtım faaliyetini gündelik hayatın sıradan bir karesiyle birlikte tarttığınızda kamu sağlığını korumuş olmazsınız; korumak istediğiniz amacı da bulanıklaştırırsınız.
Önce bir ayrım koyalım. Satış saatlerinin sınırlandırılması tek başına muhafazakâr bir hayat tarzının dayatıldığını göstermez. laik demokrasilerde de benzer düzenlemeler var. Fakat her sınırlama da “kamu sağlığı” denilerek tartışma dışına çıkarılamaz. Sorulması gereken şudur: Düzenleme hangi amaca dayanıyor, o amaç için gerekli mi, özgürlüğe ölçüsüz bir yük getiriyor mu? Meşru bir amaç, seçilen her aracı meşru kılmaz.
Alkol sıradan bir tüketim ürünü değil. Devlet bu nedenle çocuklara satışını yasaklayabilir, alkollü araç kullanımına yaptırım getirebilir, ticari reklamı sınırlayabilir. Fakat yetişkin bir insanın ağırlıklı olarak kendisini ilgilendiren tercihlerine müdahale ederken devletin gerekçelendirme yükü ağırlaşır. Mill’in zarar ilkesi çağdaş hukukta mutlak biçimde uygulanmaz, ama ölçü bellidir: Özgürlük esas, sınırlama ise kanıta dayalı, gerekli ve ölçülü olmalıdır.
Sarhoş araç kullanımını yasaklayan devlet bir hayat tarzı seçmiş olmaz; başkalarının yaşam hakkını korur. Bir içki firmasının örgütlü tanıtımını sınırladığında da kendi alanındadır. Fakat ticari ilişki veya düzenli bir tanıtım faaliyeti bulunmayan kişisel bir paylaşımı yaptırıma bağladığında başka bir alana geçer. Birincisi piyasanın düzenlenmesidir, ikincisi hayatın düzenlenmesi.
Burada olguyu olduğu gibi koymak gerekir. Cezaya konu paylaşımlardan birinde bardağın üzerindeki marka okunabiliyordu. İdarenin dayandığı unsur da buydu. Fakat bu, tartışmayı bitirmez, asıl yerine oturtur. Çünkü rakı bu ülkede markasız satılmıyor. Kendi sofrasını fotoğraflayan herkesin karesine er geç bir etiket girer. Bir görüntüyü reklam yapan şey markanın kadraja girmesi değil, ticari amaç, karşılık ve yönlendirme kastıdır. Ücret alan tanıtım yapar, kendi masasında oturan yapmaz. Sorulacak soru şudur: Aynı kişi etiketi eliyle kapatsaydı ceza kesilecek miydi? Kesilmeyecekse mesele marka değil, o markanın hangi hayatın içinde göründüğüdür. Kesilecekse marka zaten hiçbir zaman gerekçe değildi. Diğer örnek bunu doğruluyor. Nitekim bu yazıda söz konusu markayı anmıyorum; çünkü idarenin yorumu doğruysa, onu yazacak cümle de pekala tanıtım sayılabilir.
Şöyle düşünün. Bir belediye gece geç saatte yüksek sesli müzik yayınını yasaklar. Makul bir kuraldır, kimse itiraz etmez. Fakat aynı belediye bir gün balkonunda arkadaşıyla gülen insanı da “ses yayını” saymaya başlarsa, ortada gürültü politikası değil, insanların kendi evinde nasıl davranacağına dair bir tarif vardır. Kuralın metni değişmemiştir; değişen, kuralın kapsadığı alandır. Hukukta asıl tehlike çoğu zaman yeni yasaklarda değil, eski kavramların sessizce genişlemesindedir.
“Reklam ve tanıtım” kavramı gündelik hayatın sıradan görüntülerini içine alacak ölçüde genişletildiğinde kanunilik ilkesi çöker. Çünkü kanunilik yalnızca kural koyucu bir metnin varlığını değil, bu metnin belirli ve öngörülebilir olmasını da gerektirir. Aksi takdirde, insanlar hangi paylaşımın cezaya yol açacağını kestiremez hale gelir. Devlet her masanın başına bir denetçi koymaz, fakat insanların zihnine bir denetçi yerleştirir. Üstelik bu denetçi kanundan çok daha geniş çalışır. Zira tereddüt hâlinde insan riski değil, sessizliği seçer.
Vergide de benzer bir sınır sorunu var. Devletin bazı ürünleri vergilendirerek tüketimi caydırması tek başına gayrimeşru değildir. Ancak bir davranış doğrudan yasaklanmadan da mali araçlarla son derece güç hale getirilebilir. Vergi yükü erişimi fiilen ortadan kaldıracak düzeye ulaştığında özgürlük üzerindeki sonuçları yasakla aynı sonucu doğurur.
Peki bu tedbirler neden tek tek değil de birlikte okunmalıdır? Çünkü her biri için ayrı bir kamu sağlığı cümlesi kurulabilir. Fakat sürekli aynı yönde biriktiklerinde ortaya, onların toplamlarından başka bir şey çıkar. Erişim daraldığı için daralır, görünürlük azaldığı için azalır, paylaşım cezalandırılabilir hale geldiği için görünmez olur. Sonunda bir hayat tarzının meşru kamusal alandaki yeri aşınır.
Çünkü insanların ne yediği, ne içtiği, nasıl giyindiği ve boş zamanını nasıl geçirdiği yalnızca kişisel zevklerden ibaret değildir. Bunlar aynı zamanda kimlik ve aidiyet göstergeleridir. Türkiye’de alkollü içki de uzun zamandır yalnızca bir tüketim maddesi olarak görülmüyor. Kimi insanlar için dini veya ahlaki bir kaçınmanın, kimileri içinse seküler gündelik hayatın simgelerinden biri haline gelmiş durumda. Bu nedenle alkol hakkındaki düzenlemeler toplumsal bir boşlukta uygulanmaz. İktidarın dili, denetimin yöntemi ve yaptırımların kimlere, nasıl yöneldiği düzenlemenin toplumsal anlamını da belirler. Aynı satış saati sınırlaması bir ülkede verilere dayanan, bütünlüklü ve tarafsız bir sağlık politikasının parçası olabilirken, başka bir siyasi ve toplumsal ortamda belirli bir hayat tarzını daraltan politikanın unsuru olarak algılanabilir. Bu algıyı doğuran yalnızca kuralın kendisi değil, kurala eşlik eden dil ve uygulamadır.
Burada kamu sağlığının hafife alındığı eleştirisi gelebilir. Fakat kamu sağlığı bir gerekçedir, sınırsız bir yetki belgesi değil. Hangi verinin hangi tedbiri gerektirdiği gösterilmek zorundadır. Tıpkı korona zamanı getirilen maske kullanma zorunluluğunda olduğu gibi… Oysa içki meselesinde, marka görünse dahi, bir kişinin kendi sofrasından paylaştığı karenin toplum sağlığını hangi mekanizmayla bozduğu gösterilebilmiş değildir. Gösterilemez de… İçki reklamına yönelik yasağın amacı piyasanın tüketiciye yönelik tanıtımını sınırlamaktır. Yurttaşın kendi hayatının görüntüsünü kamusal alandan çekmek değil. Yetkinin amaç dışına taşması, hukuka uygunluğun değil tam tersinin göstergesidir.
Laiklik de devletin hiçbir değer taşımaması demek değildir. Laik hukuk devleti, başkalarının haklarına zarar vermeyen tercihler bakımından belirli bir dini veya ahlaki hayat tasavvurunu bütün toplumun ölçüsü haline getirmez. Dindar insanın da inanmayanın da, içki içmeyenin de içenin de hayat tarzını aynı güvence altında tutar. Alkolden dini, ahlaki veya sağlıkla ilgili nedenlerle uzak durmak saygıdeğer bir tercihtir. Muhafazakar bir hayat sürmek de korunması gereken bir haktır. Bu tercihi küçümsemek ne kadar yanlışsa, onu devlet gücüyle bütün toplumun ölçüsü haline getirmek de o kadar yanlıştır. Demokratik çoğulculuk, birbirimizin hayatını benimsememizi değil, birbirimize kendi hayatımızı kurma hakkını tanımamızı gerektirir.
Meselemiz içki değildir. Meselemiz, devletin yurttaşına nasıl yaşayacağını söylemeye başlamasıdır. Bugün bir başkasının sofrasına konulan sınır, yarın bizim soframıza konulacak sınırın provasıdır.
Devletin makbul bir hayat tarzı olmaz. Laik hukuk devletinin görevi, farklı hayatların eşit haklarla ve barış içinde yaşayabilmesini güvence altına almaktır. Bir ülkenin özgürlük karnesi, yönetimi elinde bulunduranlar gibi yaşayanlara tanıdığı alanla değil, onlar gibi yaşamayanlara, daha genel bir ifadeyle “öteki“ne tanıdığı alanla okunur…
Yorum bırakın