Bir mahkeme kararını yalnızca dosya sınırları içinde okumak bazen gerçeği görmeyi zorlaştırır. Hukuken kararın gerekçesi, usulü, yetkisi ve sonucu elbette tartışılır. Bunlar önemlidir. Fakat siyasette bazı kararların anlamı, hangi sonucu doğurduğu sorusuna verilen cevapta ortaya çıkar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün karşı karşıya bulunduğu müdahaleye de bu gözle bakmak gerekir.
21 Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, Özgür Özel ve parti yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırdı; Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki yönetimin görevi üstlenmesine hükmetti. Karar henüz kesinleşmiş değil. Dosya, vaki temyiz üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin ön incelemesinde. Yani hukuki süreç bitmiş değil ama siyasi sonuç şimdiden doğmuş durumda. Bu sonuç, CHP seçmeninin ve örgütünün önemli bir bölümünde normal bir parti içi iktidar değişimi olarak karşılanmadı. Çünkü ortada bir kurultay iradesi vardı. O kurultayda yeni bir yönetim seçilmiş, bu yeni yönetim, yapılan yerel seçimle birlikte kendi meşruiyetini seçmenle ilişkisini kurmuştu. Sonraki kurultaylarda da kadrolarını kurdu. Mahkeme kararıyla bu iradenin hükümsüz sayılması, milyonlarca insanda, seçmen ve üye iradesinin ortadan kaldırıldığı duygusunu doğurdu. Nitekim Özgür Özel ve birlikte hareket ettiği kadrolar parti dışında yeni bir siyasi örgütlenmeye yöneldi ve 24 Temmuz’da Yeni Parti kuruldu.
Böyle bir sonucun ortaya çıkacağı görülemez değildi. Karar çıkmadan önce de konuşulmuştu bu seçenek. Bir siyasi topluluğun seçilmiş temsilcilerini dışarıdan bir kararla değiştirdiğinizde, o topluluğun bunu sessizce kabullenmesini bekleyemezsiniz. İnsanlar yalnızca tabelaya, binaya veya hukuki kişiliğe değil, kendi iradelerinin nerede temsil edildiğine bakarlar. CHP’de yaşanan kopuş bu yüzden beklenmedik bir kaza gibi görülemez.
1990’ların sonlarını hatırlayalım. 28 Şubat sürecinde laiklik adına yürütülen uygulamalar yalnızca Refah Partisi’ni ve onun kadrolarını hedef almadı. Başörtüsünden eğitim hayatına, kamu görevinden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir alanda muhafazakar insanların önemli bir bölümü kendisini devlet karşısında dışlanmış, aşağılanmış veya tehdit altında hissetti. O dönemde sürece katılan herkesin aynı amaçla hareket ettiğini söylemek haksızlık olur. Cumhuriyet’i ve laikliği koruduğunu düşünenler de vardı, siyasal İslam’ın yükselişinden samimiyetle endişe edenler de, konjonktüre uyanlar da. Fakat yapılanların toplumda nasıl bir karşılık üreteceğini hiç kimsenin hesaplamadığını düşünmek hiç kolay değil. AK Parti’nin 2002’de iktidara gelişini elbette yalnızca 28 Şubat’la açıklamak mümkün değildir. 2001 ekonomik krizi, mevcut siyasi partilerin yıpranması, merkez sağın parçalanması ve koalisyonlara duyulan tepki bu yükselişi belirleyen etkenler arasındaydı. Ama 28 Şubat’ın yarattığı toplumsal tepkinin bu yükselişte önemli bir payı bulunduğunu inkar etmek güçtür. Baskı arttıkça mağduriyet büyüdü, mağduriyet büyüdükçe kimlik güçlendi, kimlik güçlendikçe siyasi aidiyet sertleşti.
Bugün CHP bakımından da benzer bir öngörü sorunu vardır. O dönemde uygulamaların siyasal İslam’ı güçlendireceği nasıl öngörülebilir bir sonuç idiyse, bugün CHP’ye yapılan müdahalenin CHP’yi parçalayacağı da öngörülebilir bir sonuçtur. Üstelik bugün geçmişin tecrübesi önümüzdedir, üstelik bu tecrübeyi, bu kararın arkasındaki akıl yaşamıştır. Bu yüzden “hesap edemediler” açıklaması bana yeterli gelmiyor. Belki hesap ettiler ve önemsemediler. Belki başka amaçlar uğruna bu sonucu göze aldılar. Belki de daha ağır ihtimal doğrudur: sonuç, zaten amaçlardan biridir.
Türkiye’de son yirmi yıldır yaşananları yalnızca AK Parti’nin uzun süre iktidarda kalmasıyla, yalnızca parlamenter sistemin kaldırılmasıyla veya yalnızca kurumların zayıflatılmasıyla açıklayamayız. Etyen Mahçupyan’ın da işaret ettiği üzere Cumhuriyet’in dayandığı kurumlar, dengeler, meşruiyet dili ve dış dünyayla ilişki biçimi değiştirilmekte, başka bir devlet anlayışı kurulmaktadır. İçeride yürütme gücü tek merkezde toplanmış; Meclis’in etkisi azaltılmış; yargı, bürokrasi, üniversiteler ve medya iktidarın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiştir. Dış politikada ise Türkiye Batı ittifakından kopmamış, fakat bu ittifak içindeki yerini ve ilişki kurma biçimini değiştirmiştir. NATO üyeliği sürmekte, güvenlik siyasetinin temel başlıklarında Batı sistemiyle ilişki devam etmektedir. Buna karşılık Avrupa Birliği üyeliğine, demokratik ölçütlere ve uzun vadeli kurumsal uyuma dayanan çizgi gerilemiş; liderler arası ilişkilere, dönemsel pazarlıklara ve iç siyasetin ihtiyaçlarına göre yön değiştiren daha kişisel ve pragmatik bir dış politika yerleşmiştir.
Mahçupyan’ın tarif ettiği yeni akıl, İslamcılıkla milliyetçiliği aynı iktidar yapısı içinde birleştirirken Cumhuriyet’in kurucu kurumlarıyla ve bu kurumların taşıdığı siyasal hafızayla da hesaplaşmaktadır. CHP’nin başına gelenler bu yüzden yalnızca, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimini biçimlendirme, yalnızca parti içi iktidar mücadelesi, yalnızca mahkeme kararı veya yalnızca kişisel hesaplaşma olarak görülemez. CHP sıradan bir muhalefet partisi değildir. CHP, Cumhuriyet’in kurucu siyasal geleneğinin örgütlü taşıyıcısıdır.
CHP’nin tarihsel önemi, taşıdığı siyasal hafızadan gelir. Milli Mücadele’nin siyasal örgütlenmesinden doğmuş, Cumhuriyet’in kuruluşuna katılmış, tek parti dönemini yaşamış, çok partili hayata geçmiş, iktidarı seçimle devretmiş, darbeler görmüş, 12 Eylül’de kapatılmış ve yeniden kurulmuştur. Devletçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, devrimcilik; 1960’ların ortanın solu, Ecevit’in halkçı çizgisi, sosyal demokrasi arayışları ve bugüne uzanan kurumsal hafıza bu partinin içinde birikmiştir. Kişiler değişmiş, kurum kalmıştır.
Bu nedenle CHP’nin parçalanması, herhangi bir partinin parçalanmasıyla aynı şey değildir. Cumhuriyet’in kurucu siyasal geleneğinin örgütlü taşıyıcısı, seçmen enerjisinden ve meşruiyet zemininden koparılmaktadır. Bir yanda CHP adını, genel merkez binasını, amblemi ve hukuki kimliği taşıyan yapı; diğer yanda son dönemde oluşan seçmen dinamizmini arkasına alan yeni siyasi hareket vardır. Bu tablo, yalnızca parti içi bir bölünme değil, Cumhuriyet’in kurucu geleneği ile seçmen iradesi arasındaki bağın zayıflatılmasıdır.
Yeni Parti’ye geçen kadroların ve seçmen enerjisinin önemli bir bölümünün bu hareketin arkasında toplanmış olması da CHP geleneğinin bütün olarak oraya taşındığını göstermez. Yeni Parti bir yandan Altı Ok’a, Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine sahip çıktığını söylerken, diğer yandan kendisini CHP’nin devamı olarak tanımlamamakta; CHP’yi kapsayan fakat aşan, farklı siyasal kesimleri bir araya getirecek yeni bir yapı kurmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle yaşanan, geleneğin başka bir partiye kesintisiz biçimde devri değil, onun, seçilerek yeniden yorumlanmasıdır. Yeni hareket, Cumhuriyet’in kurucu siyasal geleneğinin bütününü değil, seçtiği ve yeniden tanımladığı unsurlarını taşımaktadır. Böylece bu gelenek, yalnızca tarihsel kurumuyla seçmen iradesi arasındaki bağı değil, tek ve belirgin bir siyasal merkezde temsil edilme imkanını da kaybetmektedir.
Bir siyasi partiyi ortadan kaldırmanın tek yolu onu kapatmak değildir. Partiyi bölmek, yönetimini tartışmalı hale getirmek, seçmen tabanı ile kurumsal kimliği arasına mesafe koymak ve iç mücadeleyi kalıcılaştırmak da aynı sonucu doğurabilir. Sonunda isim kalır, bina kalır, amblem kalır; ama temsil yeteneği aşınır. Kurum dışarıdan bakıldığında varlığını sürdürür, fakat siyasal gücünü ve tarihsel işlevini kaybeder. Yavuz Ağıralioğlu, “CHP’yi kapatsalar daha az hasar olurdu” derken haklıydı. Çünkü bir partinin kapatılması onun geleneğini ortadan kaldırmaz; fakat kurumun seçmen iradesinden koparılması, geleneği içeriden parçalayarak siyasal sürekliliğini yok eder.
“Bu karar CHP’yi ortadan kaldırmak amacıyla verildi” diyebilmek için doğrudan kanıt gerekir. Böyle bir kanıt yoksa bunu kesin bir gerçek gibi söylemenin doğru olmadığı savunulabilir. Fakat siyasal analiz yalnızca kanıtlanmış niyetleri tartışmaz. Öngörülebilir sonuçlardan hareketle amaç ihtimalini de sorgular. CHP’nin parçalanacağı, seçmeninin önemli bir bölümünün başka bir siyasi oluşuma yöneleceği ve Türkiye’nin en eski partisinin tarihindeki en ağır kırılmalardan biriyle karşılaşacağı görülebiliyordu.
Sonuç olarak söylediğim şudur: Kısa vadede tasfiye sürecine sokulan, bu geleneğin tarihsel ve örgütlü taşıyıcısı olan CHP’dir. Bunun uzun vadede öngörülebilir sonucu ise geleneğin kendisinin tasfiyesidir. Çünkü bir siyasal gelenek yalnızca fikirlerden, sembollerden ve tarihsel hatıralardan oluşmaz. Onu taşıyan kurum, kadrolar, seçmen bağı ve siyasal süreklilikle var olur. CHP kendi seçmen enerjisinden ve meşruiyetinden koparılır, gelenek farklı yapılara dağıtılır ve her birinde yeniden tanımlanırsa adı ve bazı sembolleri yaşamaya devam edebilir; fakat bütünlüklü, örgütlü ve siyasal sonuç üretebilen bir güç olmaktan çıkar. Bu nedenle yaşananlar, Mahçupyan’ın tarif ettiği daha geniş devlet dönüşümünden bağımsız değildir. O halde başlıktaki sorunun cevabı da açıktır: Bugün zayıflatılan bir parti, uzun vadede tasfiye edilmekte olan ise Cumhuriyet’in kurucu siyasal geleneğidir. Bunu görmek zorundayız. Yakın tarihte bunu yaşamış biri olarak söylüyorum: Tarihte asıl yanılgı bazen geçmişi yanlış yorumlamak değil, gözlerimizin önünde ilerleyen sürecin nereye varacağını zamanında görememektir.
Yorum bırakın