FON KRİZİ NEDEN UZUYOR?

17 Eylül 2026’da SPK yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonu tasfiyeye aldığında, pek çoğumuz bunun birkaç haftalık bir türbülans olacağını düşündük. Aradan bir buçuk ay geçti. Yaklaşık 500 bin yatırımcının birikimi hala tasfiye masasında bekliyor. Tutuklu sayısı yüzü aştı ama kriz bitmiyor. Peki neden?

Krizin seyrine bakıldığında ilk göze çarpan, yönetimin her aşamada geç kalması. Şimşek, fon piyasasındaki riske Kasım 2025’te dikkat çekmişti. Buna rağmen uyarı dikkate alınmadı ve sorun on bir ay boyunca büyüyerek patlama noktasına geldi. Kriz patladıktan sonra ise SPK Başkanı ancak 32. günde, sağlık gerekçesiyle görevden ayrıldı. Bu arada ekonomi yönetimi sistemik bir risk bulunmadığını söylemekle yetindi. İşin baş sorumlusu olan denetim kurumunun başkanını değiştirmek için bir ay beklemek, sıradan bir ihmalle açıklanamayacak kadar uzun bir süredir. Bu gecikmenin kaynağı siyasidir ve onu anlamak için önce mağdurun kim olduğuna bakmak gerekir.

Nitekim zarar görenlerin önemli bir bölümü iktidarın kendi seçmen tabanından geliyor. Bunu varsayım olarak söylemiyorum. Herkes kendi çevresine baktığında bunu görecektir. Bunun AK Parti içinde de bilindiğine kuşku yok. Bu nedenle içeriden de sesler duyuluyor. Kaldı ki birikimi fonlarda kalan bazı AK Parti ve MHP milletvekilleri bile tasfiye kanunu teklifini yetersiz buldu. Elbette mağdurlar arasında her kesimden genç beyaz yakalılar, emekliler, gurbetçiler de vardır. Ancak çevremizde, sosyal medyada ve basında gördüklerimiz, parti içi tanıklıklar ve iktidar sıralarındaki itirazlar aynı yöne işaret ediyor. Söylemeye çalıştığım, büyük kütlenin bileşimine dair. O bileşimi anlamak için son yirmi beş yılın servet haritasına bakmak gerekir.

Birikim kimin elindeyse finansal krizin faturası da onun kapısını çalar. Ülkemizde 2002’den bu yana servet, sessiz ama derin bir el değiştirme yaşadı. Kamu ihaleleri, inşaat ve enerji yatırımları, özelleştirmeler, teşvik ve kredi kanalları iktidarla organik bağ kuran yeni bir mülk sahibi katman inşa etti. Bu katmanın çevresinde esnaftan KOBİ sahibine, taşeron müteahhitten yeni dönemin kamu görevlisine uzanan geniş bir muhafazakar orta sınıf büyüdü. 2001’de bankalar battığında zarar gören mevduat sahiplerinin siyasi dünyası başkaydı. Bugün fona para yatıracak kadar biriktirmiş olanların önemli bir kısmı ise bu birikimi iktidarın kurduğu düzen içinde yapmıştır.

Yüksek enflasyon ve negatif reel faiz döneminde mevduat parayı korumayınca tasarruf sahibi getiri peşine düştü. Devletin denetiminde, TEFAS’ta işlem gören fonlar en güvenli görünen adresti. Birikimini kaybeden 78 yaşındaki bir emeklinin “devletin kontrol ettiği bir fon” sözü bu güvenin özetidir. Dolayısıyla, bu işin organizatörleri ve onların ortakları dışındaki yatırımcıları, yüksek kazanç peşinde koşup yüksek riskli yatırıma yönelen yatırımcı olarak değerlendirmek büyük haksızlık olur. Ama sonuçta düzeni kim kurduysa o düzende biriktiren de çoğunlukla onun seçmenidir.

Türkiye’de iktidarlar mağdurla ilişkisini çoğunlukla bir anlatı üzerinden kurar. Mağdur ya eski düzenin kurbanıdır ya da dışarıdan gelen bir saldırının. 2001’in enkazı AK Parti’nin ilk yıllarında bir arınma hikayesine dönüştürülebilmişti, çünkü batan düzen başkalarınındı. Bu kez böyle bir dış adres yok. SPK’nın suç duyurusunda bulunduğu isimler arasında eski bir AK Parti milletvekili ile eski bir Merkez Bankası başkan yardımcısı yer alıyor. Damadı tutuklanan bir bakan yardımcısı emekliye ayrıldı. İktidar böylece piramidin iki ucu arasında sıkıştı. Alt uçta birikimini kaybetmiş geniş bir seçmen kitlesi, üst uçta krizden önce kazançla çıkmış yakın bir çevre duruyor. Hesabı eksiksiz görmek üst ucu teşhir eder, görmemek alt ucun vicdanını yaralar. İki bedel de aynı adrese yazılır. Seçilen yol, ağır krizlerde hep olduğu gibi, zamana oynamak oldu.

Bu yönetimin bilinen yöntemi şu: Olayı başka bir operasyonla ya da başka bir tartışmayla perdele, zamana yay ve kamuoyunun belleğinden sil. Bu yöntem yıllarca işe yaradı, çünkü mağdur çoğunlukla iktidarın karşısındaydı ya da en azından bu kadar yakınında değildi ve sesi tabana ulaşmadan kesilebiliyordu. Fon krizinde de iktidarın aynı refleksleri devreye girdi. Sorunun sınırlı olduğu söylendi, gündem gözaltı haberleriyle dolduruldu, tazmin bir yasa takvimine bağlandı. Ama bu kez mağdur tabanın kendisiydi. Parası kilitli kalan insan her ay biraz daha eriyen anaparasına bakar ve bunu unutamaz. Öfke bu defa iktidarın kendi mahallesinde, kendi esnaf odasında, kendi cemaatinde yaşanıyor. Onun öfkesi muhalefetin kışkırtmasına ya da dış güçlere de bağlanamaz. Her yeni gündem, onun gözünde kendi meselesinin üstünü örtme çabası olarak belirir. Bu nedenle perdelemenin her denemesi perdenin arkasındakini daha görünür kılar. Zaman bu kez iktidarın lehine işlemiyor, mağdurun öfkesini biriktiriyor.

Bir yönetimi iki şey ayakta tutar. Biri toplumsal rıza üretebilme gücü, diğeri işleri yürütebilme yani yönetebilme becerisidir. Mevcut yönetim birincisini çok önce kaybetmişti. İkna ederek yönetmenin yerini belediyelere operasyonlar, gazetecilerin tutuklanması, televizyonların kapatılması aldı. Bu idarenin son güvencesi tabanın sadakatiydi. Fon krizi bu güvenceyi de vurdu. Uyarıya rağmen riskin on bir ay boyunca büyüdüğünün anlaşılması yetmezmiş gibi, işin ağırdan alındığına ilişkin algının devam etmesi, ödemelerin mağdurların ancak onda birine ulaşması tabloyu ağırlaştırıyor.

Üstelik ağırdan almanın bedeli fon sahipleriyle sınırlı kalmıyor. Fonların zorunlu satışları ve ardından gelen güven kaybı, bu fonlarla hiçbir ilişkisi olmayan, temelleri sağlam şirketleri de aşağı çekti. Bloomberg’in hesabına göre borsadaki şirketlerin piyasa değerinden 51 milyar dolar silindi. Böylece fonlara tek kuruş yatırmamış, birikimini doğrudan hisseye bağlamış yüz binlerce küçük yatırımcı da kaybın ortağı oldu. Bu yeni halkanın da büyük ölçüde aynı tabandan geldiğini tahmin etmek zor değil. Yerli yatırımcı borsadan çekiliyor, işlem hacmi yaklaşık üçte bir azaldı, yabancı yatırımcı da üç haftada 1,8 milyar dolarlık TL varlığından çıktı. Kriz uzadıkça tasfiye masasındaki parayla birlikte sermaye piyasasına duyulan güven de eriyor ve mağdur halkası genişliyor. Kısacası zamana oynamak hesabı küçültmüyor, büyütüyor.

Sonuç olarak; fon krizi uzuyor, çünkü iktidar bu kez kendi evinin içinde bir hesaplaşmayla yüz yüze kaldı. Mağdur düşman ilan edilemiyor, fail bütünüyle feda edilemiyor. Alışılmış yol beklemek ve unutturmaktı. Ne var ki mağdur kendi seçmeni olduğunda bekleyiş unutuşa dönüşmez, birikmiş bir hesaba dönüşür. Yirmi beş yılda inşa edilen servet düzeni kendi seçmenini hem zenginleştirdi hem de korumasız bıraktı. Bu tabloya bakarken sorulması gereken soru şudur: Kriz bittiğinde hesap kimden sorulmuş olacak? Cevap netleşmedikçe tasfiye masası kapanmaz. Uyanış ise sessiz ama kalıcı olur…

Bir Cevap Yazın